MEVSİM RÜZGARLARI eserken kentin üzerinden, ağaçlarda kalan tek tük sonbahar yapraklarını da katıyorlar bünyelerine.. Şehir de bir yaprak konfetisi, bir rıenk harmonisi, bir tatlı telaş… Sonbahar-kışın tüm renkleri arz-ı endam ediyorlar önümüzde.. Nazarım pencerede kıpırdayan bir şeylere takılıyor. Bir kuş mu bu böyle titreyen?

Dikkatle bakınca; görüyorum ki, inatçı bir yaprakmış rüzgarın ritmiyle dans ederek sallanan.. Sarı ve kurumaya yüz tutmuş bir yaprak, daldaki saltanatını sonuna kadar yaşamak isteyen. Gülüyorum içimden, “Ya hu, yaprak naz etme, eninde sonunda sende düşeceksin işte…” diyorum.

Rüzgarın çaldığı eşsiz müziğin büyüsüne kendini kaptırıp, kış dansına eşlik eden yapraklar, havada savruluyorlar bir müddet özgürce.. Sonra yerle yeksan her biri.. En turuncusundan, en hardal rengine birkaç yaprak kaçışıyor içime.. Bakıyorum ki, yaprakların her biri ayrı bir özlemi dolduruyor içime.. Kimisi rahmetli anneannemin çemen kokan mutfağını ve onun meşhur yağlı ekmeklerinin kokusunu dayıyor burnuma.. Burnum mu sızlıyor? Gözlerime yaşlar mı doluyor yoksa?

Turuncunun en güzel tonları ise çocukluğumun masum ve çıkarsız günlerini fısıldıyorlar kulaklarıma.. yüzüme ve içime özlemle karışık çocuksu bir huzur doluyor adeta. Artık daha fazla bakmaya cesaret edemiyorum inatla dalda kalmaya çalışan yaprağa.. Zira her bir özlem, başka bir hüznü bırakıyor yüreğime, dayanamıyorum.. Gözlerimi penceredeki manzaradan ayırıp, önümdeki işe dönerken bir anda zihin gözlerimin kendi iç dünyama odaklandığını müşahede ediyorum..

Alaycı gözlerle içimdeki karanlık bir noktaya bakıyor sanki zihin gözlerim ve sorguluyor beni adeta.. “Ne farkınız var ki şu sarı yapraktan?” diyor bana.. Sahiden de her birimiz şu aciz sarı yaprağın inatçılığında yaşamıyor muyuz hayatı? Bir gün vakti zamanı gelince, düşeceğimizi bile bile.. Dünya denilen şu nankör daldan hiç düşmeyecekmiş gibi hoyratça karşı duruyoruz esen rüzgarlara..

Zamanın ruhunu yakalayamadan, gelene sefayla, gidene eyvallah tevekkülüne kavuşamadan, kendi etrafımızda döndürmeye çalışmıyor muyuz hadiseleri? Her şey hep bizim dediğimiz gibi, her şey planladığımız ve zamanladığımız gibi olsun istemiyor muyuz? Tıpkı sarı kuru yaprağın yaptığı gibi sımsıkı yapışıyoruz dünya dalına. Hep yeşil kalmak istiyoruz. Saçlara düşen akları karartıp, tene değen çizgileri kapatıyoruz inatla..

Hiç kopmayacakmışız gibi, kulluğumuzu erteleyerek yaşıyoruz zamanı.. Hep daha hızlı, hep daha çok, hep daha tüketen.. Oysa ne kadar diretse sarı yaprak biliyoruz ki düşecek vakti gelince.. Ne kadar yeşillere bürünsek de bir gün düşecek toprağa bedenimiz de..

Ağa olsak, paşa olsak, bey olsak, neticede yakasız ve asırlardır aynı modelde kesilen beyaz bir elbiseye bürüneceğiz günü gelince.. O halde beyhude bir çaba bizimkisi.. Fani ve her an kırılmaya meyyal zayıf bir kara dala güvenip yapışmışız sımsıkı.. Toprağın vefalı sinesinde bizi bekleyen bekaya açılan bir kapı var oysa..

Bunları düşünürken, gayri ihtiyari tekrar bakıyorum yaprağa.. Ama bizim yaprağın yerinde de sonbaharın temizleyici rüzgarları esiyor artık. Sarı kuru yaprak, aciz bir kulun yüreğine binler ilham vererek, vazifesini yapmış olmanın haklı gururu ile uçup gitmiş beka alemine..

Peki biz, vazifelerimizi yapıyor muyuz? Ya da vakti geldiğinde bizi dalımızdan koparıp almak için gelen o sert rüzgarı erteleyebilecek miyiz? Sarı, kuru yapraklar birer birer kavuşurlarken toprağın vefalı sinesine, muhakkak bir gün bizler de kavuşacağız Rabbimizin Rahmetine..

Dua ile.

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here