HIZLANIYORUZ ALABİLDİĞİNE ve nereye gittiğimizi, nereye çalıştığımızı bilmeden… her şeye rağmen her zaman ve her yerde daha hızlılar revaçta Zaman hızlı, iletişim hızlı, yaşamak hızlı , insan hızlı, alışveriş-moda tüketim hızlı. Her zaman her yerde hızlı.

Hızlanınca ne kazanıyoruz? Hızlı iletişim için telefonu icat ettik. Dost görüşmeleri ortadan kalktı. Graham Bell telefonun kullanım amacını bu kadar saptıracağımızı bilseydi yinede icat eder miydi acaba? Hızlı telefon görüşmeleri yapıyoruz, karşımızdakinin yüzünü görmüyoruz.. hissiz iletişim!lerdeyiz. konuşurken, jest ve mimiklere yer verme. Karşındaki muhatabın gözlerinin içine bakma, sıcaklığını hissetme bulamıyoruz… telefon telleri üzerinde.. bunun çözümünü yine teknolojide aradığımızda bozuk ve dijital bir görüntü görmemiz sağlandıysa bile, gerçek iletişimi! İletişimin üçüncü boyutu olan asıl olan iletişimi es geçiyoruz!Duyguları, fikir paylaşımlarında rastlanan gözlerdeki ışıltıları göremiyoruz hissi hissedemiyoruz.

Zaman geliyor, -bu zaman; her zamandır artık- , TV karşısında kendinden geçmiş aile bireyleri, aile içi konuşma ortamını ıskalıyor. En önemli özelliğimiz olan diyalog kabiliyetimizi, en önemli yerde aile içinde yitirmeye başlıyoruz.. aile içi iletişimi es geçiyoruz!

Hızla ilerleyen her şey gibi teknolojide son sürat hızla ilerliyor. Bir gün, bir anda pc’ ler giriyor hayatlarımıza… TV başındayken ortak bir kanalı izleme,ortaklık ve paylaşım ortadan kalkıyor. Ve yeni dönem: fert başı pc dönemi.. Ve yine bir gün hem TV hem de pc’ yi telefonla buluşturuyoruz ve hayatımıza İnternet giriyor.. seviniyoruz bir kez daha bir kat daha hızlandık diye.. es geçtiğimiz gerçek sevgileri de mekanikleştirerek

Internet dönemi başlıyor canım ülkemde ve git gide unuttuğumuz ıskaladığımız değerlerde artıyor “hızlı” bir biçimde… Birde bakıyoruz.. herhangi bir mektup yada metin maksimum bir dk.kadar kısa bir sürede muhatabımıza ulaşıyor. İllaki faydalı ve yararlı bir buluş ancak, eski güzellikleri ıskalamadığı ve bozmadığı sürece…

İnterneti kullanıyoruz ama yine ıskalıyoruz. Mektubun nostaljisini yitiriyoruz… El yazısıyla benim için, bana ve bireye özel yazılmış, öyle internette dolaşan, cılkı çıkmışlardan olmayan mektupları tercih ediyorum.. Posta kutumda adıma yazılı bir zarf bulmak, internet üzerindeki soğuk mektuplardan daha çok mutlu ediyor beni.. çünkü gerçekten önemsendiğimi hissediyor ve cevap yazarak hissettiriyorum..Kağıdı, Kağıt kokusunu hatta kağıdın ham maddesi selülozu dahi çok seviyorum.. Yaşasın selüloz! Sen, Hayatımızdan Hiç Çıkma emi?

İnterneti seviyorum ama kitabı daha çok seviyorum ve öyle hızla gelişiyor ki her şey artık birçok kitabı da es geçmek durumunda kalıyorum..Dehalar müthiş fikirler üretiyorlar.. Tutup da, mis gibi kağıt kokan kibar sayfalı, sayfalarına dokunurken içimin ısındığı güzelim kitaplarımızı da mekanik bir aletin “sanal” bir odasına yerleştiriyorlar ve “buyur buradan oku” diyorlar.

Mekanikler içindeki sanallara koşarken, gerçek lezzetleri ıskalıyor ve es geçiyoruz.. Rahat koltuğumda battaniyeme sarılmış, sıcak içeceğimi yudumlarken elimdeki kitabın kokusunu ve dokusunu hissederek kitap okumayı, bilgi edinmeyi; soğuk bir alete bağlı sadece klavye tuşlarına yada fareye dokunarak okumaya tercih ederim.

Her zaman, her nesne için madalyonun iki yüzü olduğunu düşünürüm.Yılanda dahi zehir ve panzehir bir aradadır. İnternet içinde aynı durum söz konusu. İllaki yararları da var. Hatta kağıt tüketimini azalttığını söyleyen görüşlerde mevcut ancak, istatistiklerin sonucu varsayımlardan farklı internetle birlikte azalması beklenen kağıt tüketim oranı daha da artmış. Kağıt için ağaç keserken her bir ağaç yerine en az üç tane dikme şartı konsa keşke..

Yaşasın selüloz, yaşasın ağaçlar sizleri çok seviyorum ve yaşasın internet, internetin sağladığı imkanlar öyle çok ki onu sevmemek mümkün mü? Ama keşke interneti de dozu aşmadan kullanmayı becerebilsek.

Hızla kendini üreten virüsler gibi sarıyor çevremizi teknoloji, internet cafeler!her yerde.. ve çocuklar, güzel gençler dolduruyorlar bu cafeleri.. cafeler’i hızla doldururken, beyinlerinin boşaldığının farkına varmayarak.. cafelere düşen aşklar, sanalda yiten oyunlar.. ve cafelerde tükeniyor eskilerin iletişimli ve bol paylaşımlı mahalle oyunları. İletişim çağında iletişimsizlik böyle başlıyor işte.

Eski güzel oyunların yerini dolduruyor, maksimum hızlı, dehşet oyunları.. hareket, hız, vahşet, dehşet, felaket.. oyunların çoğunda genel ahlak kuralları kalkmış, elde kocaman bir silahla dolaşılıyor oyununun dar koridorlarında, hızla koşulması gerekiyor buralarda da.. hızlı savaşlar, hızlı dövüşler ve toplumdan kopuk bireyler…

Hızlı gidiyoruz ve hızla tükeniyoruz anlaşılan. Hızla birçok şeyi es geçiyoruz, eziyoruz. Bir hedefimiz var karşımıza diktiğimiz, gözlerde hedefe kilitli. Hedef tam net değil ama biz her şeye rağmen illaki son hızda hedefe koşuyoruz hatta uçuyoruz! Koşarken ayaklarımızın altında es geçtiğimiz ve ezdiğimiz olguları, değer yargılarını hiçe sayarak..

Hız için yeni icatlar dahi bulmaya hızlanıyoruz.. hızla kısır döngülere sürükleniyoruz. Hızla esiyor, hızla eziyoruz.. hızla yitiriyoruz değerlerimizi ve hızla kazandığımız vakti hızla tüketiyoruz…Hızla kazanılan ekstra vakti, hızla ilerlerken ezdiğimiz ve ıskaladığımız değerleri geri almak için kullanıyoruz zaman zaman.. hızla çalışıyoruz sağlığımızı hiçe sayarak ve artan vakitte sağlığımızı tedavi ettirmeye çalışarak.. dedim ya kısır bir döngü sanki yaşanan, hızlanıyoruz ve hızlandıkça yavaşlıyor, sanki daha çok geriliyoruz..

Halimiz, tıpkı Küçük Prens’in hayret ettiği insanlara benzemeye başladı. Küçük Prens’in dünyaya yaptığı seyahetten bahsediyordu A.de Saint Exupéry “Küçük Prens” isimli kitabında…

“- Günaydın… dedi Küçük Prens.

– Günaydın… dedi satıcı.

Susuzluk giderici hapların satıcısıydı bu. Haftada bir hap alındı mı, susuzluk diye bir şey kalmıyordu geriye.

– Bunları neden satıyorsun?diye sordu Küçük Prens.

– Vakitten kazanılsın diye… dedi satıcı, uzmanlar ölçüp biçtiler. Haftada elli üç dakika kazanılıyor. – Bu elli üç dakikada ne yapılır ki?

– Gönlün ne çekerse…

“Ben” dedi Küçük Prens kendi kendine “Gönlüm çektiğince harcayacak elli üç dakikam olsaydı, bir çeşmeye doğru ağır ağır yürürdüm…””

Sen, çok yaşa Küçük Prens.. küçük olduğun için büyük fikirler üretmişsin… hızlı dönen dünyada hızla ilerlerken, inşaallah bizde küçüklüğümüzü koruyabiliriz senin gibi ve kendimize belirlediğimiz olası hedeflere ilerlerken, inşaallah bu sefer fark ederiz ve es geçmeyiz ayaklarımızın altında varolan güzel çimenleri, böcekleri ve çicekleri..

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here