“Allahu ekber!” sedasıyla başlayan bir bayram sabahı…

Yaradanın yüceliğine dem vurmadan müslümanın hüznü de başlamaz bayramı da..

Bu ezan ki, ruhunu suret ve siret orucuyla terbiye edenlerin Rabbin huzuruna kabulü; efalini, sıfatını ve vücudunu Hakka’a nisbet edip arınan ruhların tüm Ramazan’ın son iftarını sevgiliyle yapma şerefine erişmesidir. Bayramın her haneye, her gönle, her duaya, her zikre ayrı bir maneviyatla misafir oluşunun habercisidir.

Şükür ehli anlını secdeye değdirir ki, mutluluğunu anlam kazansın pekişsin..

Osmanlı’da ramazan boyunca Kur’anla yıkanmış evlere sabah ezanı ile ayrı bir huzur, sevinç ve telaşla teşrif ederdi. Günün ilk ışıklarıyla mutfaktan gelen hazırlık sesleri hanedeki neşeli telaşın nişanesiydi. Bayramın yaşayanlara bayram olmadığını bilen evin er’i, kabir ziyaretlerini tamamladıktan sonra hane-i saadetlerine teşrifiyle bayram heyecanı zirveye ulaşır. Akraba-i taallukatla, eş dostla şenlenen kahvaltılar, ardından bayramlaşma, hediyeleşmeyle ve önem sırasına göre gerçekleşen Sıla-i Rahimlerle yaşatılan Ramazan ruhu, sini sini açılan baklavalar, tepsi tepsi börekler ile zenginleşirdi. Bilinirdi ki kutlu mübarek ramazanın son ibadeti bayramıdır.

Osmanlı’da Ramazan ruhu hanelerden hale hale sokaklara yayılırdı. Pardoe’dan bir yüzyıl önce yaşamış J.Folkema 1727 tarihinde bayramda süslenen sokakları, kurulan lunaparkla çocukların ve yetişkinlerin eğlencesini, bu eğlenceye neşe katan insan topluluklarını ne de güzel resmetmiştir. Manevi arınmayla çocuk masumiyetine ulaşan bu ruhlar neşe çığlıklarıyla dağa, taşa, toprağa, tüm kainata bayram neşesini ilan etmektedir.

 

Osmanlı tebaası, padişah tarafından düzenlenen bayram alayına da büyük teveccüh gösterir,[i] Ermeni’sinden Rum’una, Türk’ünden Çerkez’ine herkes bu merasimde biraraya gelirdi. Mısır Maslahatgüzar Mustafa Efendi’nin hanesinde geceyi geçiren Julia Pardoe, evin hanımı Fatma Hanımın kendisine hediye ettiği bohçayı almış, büyük bir telaşla bayram alayına yetişmek ve “kudretli II. Mahmud’un ihtişamına şahit olmak” (97) için hazırlanmaktadır. Fatma Hanım “içinde sırmalı ipek kenarlı beyaz tülbent bir mendilin içine katlanmış elbiselik kumaş” (96-7) hazırlatıp misafirine hediye edip gönlünü hoş etmişti. Pardoe merasim için hazırladığı tuvaletini giyip, Darphane’de Ermeni bir tacirin kendilerine saltanat alayını ve merasimini ayarladığı pencereden izlemek için yola çıktı. Fakat “bütün sokakları tıka basa dolduran Osmanlı tebaasının” (97) arasından sıyrılıp yerine ulaşamayacağını anlayınca kalabalıktan uzak bir yer bulup İstanbul’u temaşa etmeye başladı.

Kaleminden dökülen kelimler o anki İstanbul sokaklarındaki telaşı, farklı insan portrelerini, yaşanan ruhu adeta günümüze taşıyordu:

 

“Her çatı, yıkık dökük her duvar, her çöp yığını hevesli seyircilerle ötülmüştü; etraftaki evlerin pencerelerinde de peçeli kadınlar ve gülen çocuklar doluydu. Hemen önümüzdeki dar boşlukta ne de farklı gruplar kümelenmişti! Solgun, boynu eğik, sakin görünüşlü Yahudi, yeşil sarıklı emiri ve vaktiyle Peygamber’in mezarının başında secdeye durmuş vakur, ağırbaşlı hacıyı dirseğiyle iteklerken, bir yandan da yağlı paltosuna daha sıkı sarınıyor; kürk yakalı uzun cüppesi, bacakları kuvvetli Çerkes’İn kısa mavi ceketi ve dar pantolonuyla garip bir tezat teşkil eden ciddi suratlı Ermeni ve telaşlı Frenk yanındakileri itip kakarak ilerlemeye çalışıyor; tiz sesi ve şamatalı konuşması bir kadına daha çok yakışacak olan telaşlı ve gürültücü Rum öne atılıyor; Türk zabitleri ellerinden geldiğince bir geçit açmak için uğraşıyor; serpuşları kaşlarına kadar inik, kılıçlarının kemeri bellerinde en az bir karış aşağıda ve elmas yıldızlar (ordudaki rütbenin sembolü) gün ışığında parlıyor;…” (97-8)

Bayram sebebiyle herkesin birliktelik ruhunu yaşattığı hiç bir kargaşaya mahal vermeden neşeyle gerçekleştirilen bu alay, Pardoe’yu ziyadesiyle etkilemiş ve şaşkınlığı kelimelerine şöyle yansımıştı:

 “Beş binden fazla kayıkçı, zanaatkar ve asker arasında tek bir yumruklaşma olmadı, tek bir tehditkar ses tonu yükselmedi; Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler arasında bunca çatışan menfaatler, hissiyat ve peşin hükümler olmasına ragmen, öfkeli veya hoş olmayan, hissiyatı kışkırtma gayesi güden tek bir laf edilmedi.” (98)  

Şanlı ecdadımız bayramları bu hem Allah’ın Müslümanlara bir emri ve lütfu olarak görmüş hem de bunu emredilenin yanında “helal olan keyfe kafidir.!” düsturuyla hücrelerine kadar eğlence ve mutlulukla yaşatmıştır. Kültürel ve dini olarak toplumsal hafızamızı  canlı tutmak, bunu gelecek nesillere de aktarmak için bayramları çocuk merkezli yaşamanın yanı sıra, Müslüman’ın en kutsal görevi olan “hayatı selam, yurdu selam yapma” ilkesi açısından bayramları daha derin ruha gark etmesi mühimdir. Hanemizde bayram ruhunun sokaklara taşacak kadar hissedildiği, yüreğimizdeki sıcaklığın herkesi kucakladığı, kırgınlıkların bir kenara bırakılıp gönülden bir afla herkesin sarmalandığı bayramlara ulaşmak duasıyla…

[i] Osmanlı bayram alayları hakkında detaylı bilgi için Prof. Ahmet Şimşirgil hocanın “Osmanlı’da Bayram: Sarayda Bayramlaşma ve İhtişamlı Görüntüler” yazısı okunabilir.  http://ahmetsimsirgil.com/osmanlida-bayram/

 

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here