Arefe Araf’ta olmaktır; bilinenin aksine iki büyük mutluluk arasında yaşanan bir bekleme hali bu hal… Önünde bayramla gelen saadet, ardında bereketle bıraktığın huzur… Mübarek Ramazan ile Eşref-i Mahlûkat aynı evirilme sürecinde… 30 günlük bir ömür de biriktirdiğini, bayram neşesini ahirette yaşama inancını kalbinde taşıyarak arefede tefekkür…

Ramazan’a veda edişinin hüznünü derinden hissederken bayramın gelişinin neşesini solumak, üzüntü ve sevinci bir hamurda yoğurmaktır. Rab katına gönderilen duaların, secdede dökülen samimi gözyaşların, oruçlu ağızdan dökülen duaların “Oruç kitabına sabırla ve meleklerin üslubuyla” (Sezai Karakoç, Oruç da Acıkır) işlenmesinin verdiği huzurdur. Bir ay boyunca arınan tertemiz ruhların hüzünle son teravih, son sahur, son iftarla Ramazan’a veda edişi neşeyle sevgiliye kavuşacağı anı, Bayram sabahını bekleyişidir.

 

Bu kavuşma anının heyecanı Arefe’nin ikindisinden itibaren topların atışıyla tüm Payitaht İstanbul tebaasına ilan edilmektedir Osmanlı’da… “Evin temellerini sarsacak kadar şiddetli bu toplar” bütün hanelere “şenlik ve bayram havasını” taşımaktadır. (Julia Pardoe, Sultanların Şehri İstanbul, çev. Banu Büyükkal, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, 92) İngiliz seyyah Pardeo bu heyecan ve telaşlı bekleyişin ruhunu Mısır Maslahatgüzarı Mustafa Efendi’nin hane-i saadetlerinde solumaktadır. Sevgiliyi en güzel şekilde karşılamak için “arı gibi” çalışan harem halkı, Pardoe’yu ziyadesiyle etkilemiş, bu hazırlığı Batı toplumunda büyük öneme sahip doğum günü hazırlığıyla kıyaslamaktan kendisini alamamıştır: “Hiç bir güzel kadın bir doğum partisine, Mustafa Efendi’nin haremindeki Siyahi ve beyaz kadınların bayram için hazırlandığından daha büyük bir neşe ve heyecanla hazırlanmamıştır.” (92)

Bir ay boyunca ruhen arınmış olan bu Siyahi ve Beyaz kadınlar, bedenen de temizlenip, sevgiliyi hoşça karşılamak için Türk hamamında süslenme telaşındadır. Haremin “bir ucunda gruplar halinde oturmuş, siyah parlak saçlarını tarıyor, örüyor bantlar takıyorlardı; genç olanlar, sırtlarının ortasından aşağıya inen uzun kalın tek bir örgü yapıyorlar ve örgünün çevresine haremde son derece gözde olan boyalı tülbentler sarıyorlardı; diğerleri örgülerini sıkıca başlarının üstünde topluyor ve bunları yirmi ya da otuz küçük örgüden müteşekkil, omuzlarına dağıttıkları takma saçlarla gözlerden saklıyorlardı.”(92) Bu süslenmeyi, el emeği göz nuru diktikleri ya da mahallenin terzisine titizlikle diktirdikleri bayram kıyafetleri tamamlayacaktır.

Halayıklar süslenmenin telaşındayken evin hanımı Fatma Hanım “Kızının ertesi sabah için hazırladığı bohçacıkların dağıtımına nezaret ediyordu.” (92) Osmanlı halkı, Resullulah’ın “hediyeleşin, çünkü hediye, aradaki muhabbeti artırır.” (Beyheki) hadis-i şerifini özümser ve hediyeleşmek için bayram namazını bekler. Bu hediyeleşme hazırlığı Pardoe’nu kaleminden şöyle dökülür: “Evin her ferdine, hizmetlerinin müddetine ve meşakkatine göre, hak ettikleri ya da sevildikleri ölçüde az veya çok değerli hediye verirlerdi.”(92). Hediyeleşmek ki maddi boyutundan öte manevi hazzı besleyen; hane halkının muhabbetini daim kılan, kırgınlıkları gönüllerden silip atan, haremde huzurun ve sürurun devamını sağlayan bir mucizevi bir iksirdi.

1836 İstanbul’unda Mustafa Efendi’nin hane-i saadetlerinde Arefe, hüznü neşeyle yoğrulan gönüllere böyle misafir olmaktaydı. Arefe telaşı o gün Payitaht İstanbul’un her bir hanesine ayrı bir ruh, ayrı bir lezzet, ayrı bir telaş getirirken bizim dünyamızda nasıl karşılık bulmakta, hanemize nasıl konuk olmakta, şehirlerimizi nasıl bir manevi atmosfere gark etmektedir acaba? Sevgiliye kavuşmanın arefesinde nasıl bir “A’raf” duruşundadır yüreklerimiz? Heyecan duymakta mı gönlümüz buruk sevincin gölgesinde? Hanemize bir telaş hâkim mi? Şehir nasiplenmekte mi her hanenin heyecan ve telaşından? Yoksa hissiz bir yürek, telaşsız bir ev ve ruh üflenmediği için öksüz bir şehirle mi beraberiz?

Vesselam…

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here