1835 kışı, Ramazan ayı… Payitaht İstanbul’a nur üstüne nur yağmakta…

Ramazan’ın maneviyatı her kar tanesini taşıyan meleğin rahmetiyle hemdem olmuş. “Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut. Ve nihayet ruh daha ruh” diyerek o Ramazan ruhunu insana derin derin anlatmakta Üstad Sezai Karakoç…(Sezai Karakoç, Samanyolunda Ziyafet, İstanbul 2012, s. 86).

İşte böyle bir ayda İngiliz seyyah Julia Pardoe, Osmanlı başkentine ayak basmış. Bu maneviyatın etkisiyle eserinde “kürk mantosuna bürünen”(3)[i]şehirlerin sultanına” övgüler düzmekte hayranlıkla. Bu tutkulu, meraklı, heyecanlı seyyah bu şehre dair birçok hususu merak etmekte, toplumun ruhunu soluyup hepsini tecrübe etmeyi arzulamaktadır. En büyük arzusu ise; bu şehrin ruhuna ruh katan Ramazanı bir Türk ailesinin iftar sofrasında solumaktı ki; gemiden iner inmez tanıştığı Türk tüccara bu arzusunu dillendirip bir iftar daveti koparmayı da başarmıştı.

 

O tarihte bir Avrupalının anlamakta güçlük çekeceği ve gerçekleşmesinin imkânsız olacağını (18) düşündüğü bir iftar sofrasına konuk olmak, Pardeo’yu ziyadesiyle mutlu etmişti. Ramazan’ın bir diğer adı “misafir” olan Osmanlı tebaası için, böyle bir iştirak talebini reddetmek, o ruha zarar vermek manasına gelmekteydi.

“Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî, Savm: 82; İbni Mâce, Sıyam: 40) buyuran bir dinin peygamberine iman etmiş o halk yalnızca kardeşlerine değil; herkese iftar vakitlerinde kapılarını, gönüllerini ve sofralarını açık tutarlardı.

Bedeni aç lakin ruhu dolu, zihni açık ve gönlü tok bu halkın, sofrasına kabul ettikleri her yaratılanın kalbine, yaratanın lafzıyla bir rıza kapısı açılacağına dair inancı bu milletin en temel hassasiyetini oluşturmuştur. Adı “Tanrı Misafiri” olarak kalmıştır…

Ne kadar kalabalık olursa sofralar, Ramazan’ın bereketinden, maneviyatından, muhabbetinden o kadar nasiplenebileceklerine inanırlar; meleklerin duasına nail olup, Kadir gecesinde Cebrail Aleyhisselam’la musafaha etmeyi (tokalaşmayı), Sırat köprüsünde hızlıca geçmeyi murad ederlerdi.[ii] Bu halisane niyet ve hassasiyet, misafir olduğu hanenin de ruhuna sinmiş olmalı ki; bu atmosferi soluyan Pardoe’nun kaleminden şu sözcükler dökülmüştür:

“Müslümanlar, kendilerini yalnızca Allah’ın hizmetkârları olarak görür ve buna bağlı olarak hayatın nimetlerine sahip oldukları nimetten çok, emanet aldıkları bir şey gibi kullanırlar; kendilerinden daha az talihli olduğu zenginliklerini vermek zorunda olduklarına inanırlar.” (22)

Bir hanenin iftar sofrasını kimler şenlendirmiyordu ki? “Ailenin çocuklarını büyütmüş yaşlı dadı, geçen on iki ay içinde zevcesiyle beraber veba yüzünden eriyip giden, şimdi ölmüş olan bir oğulun yetim erkek çocuğu, ziyaret için yemek saatini seçmiş birkaç komşu, Üsküdar’dan çok tatlı bir dost ve cenazeden çıkmış bir evden uzak bir tanıdık.” (20-1) Her biri ayrı bir dertle yoğrulan bu gönüller iftar bereketi rahmeti ve merhameti ile ruhlarını dinginleştirmek için bir araya gelmiş ezan-ı Muhammedi’yi beklemekte.

Ramazan’ın ilk bayramıdır her gün gelen iftar saati… “Saat 6 buçukta minarede bekleyen müezzinin Ay’ı görmüş olduğunu bildiren” (20)[iii] haykırışıyla yerini bu sevince bırakır. İftar sofrasında “Allah’ın Hazreti İsa’ya indirdiği “gök sofrası”nda sevgiliye kavuşulur. Bu sofraki “Peygamberimizin nice kereler ashabıyla oturduğu sofradan bir anlam taşımaktadır.” (Sezai Karakoç – Samanyolunda Ziyafet).

Bu sofranın en müstesna konuğu da şüphesiz enfes kokusuyla Ramazan pidesiydi. “Üstü yumurta akıyla parlatılmış ve çörekotu serpilmiş” (20) pide sofranın başköşeyi almıştı. Pideyle beraber Ramazan’a iki üç ay kala toplu olarak eve alınan iftariyelikler -“dilimlenmiş beyaz peynir, ançüez, havyar ve küçük porselen kaplarda tatlılar, gül kokulu beyaz ve pembe şerbetler” (20)- “gök sofrasını” süslemekteydi. Ruh-i bir diriliş yaşanan bu günlerde; yemeği birden mideye indirip maneviyatı zedelemenin, ruhu karartıp bedene zulmetmenin önüne geçmek için, Osmanlı tebaası önce bu hafif “iftariyelik” sofrasını kurup oruçlarını açarak bir girizgâh yaparlar ve daha sonra Işa (akşam namazı) eda edip ikinci fasıla geçerlerdi.

İftariyelik ’ten sonra, tüccarın evinde iftar sevinci  “ Herkes kendisine bir minder seçip yemek sinisinin etrafına, ayaklarını altına alıp oturup kucaklarına iki metre uzunluğunda zengin işlemeli pamuklu peşkirleri yayması” (21) ile zirveye ulaştı. Pilav üstü balıkla başlayan ziyafet et ve tavukla devam eder. Yabancı diyarlardan gelip bu bayram şenliğine şahit olan Pardoe ortadaki pilav üstü balığın aynı tabaktan, et ve tavuğun ise parmaklarla yeme (21) âdetinden biraz rahatsız olsa dahi bu “tantanalı mutfak nümayişi müddetince inatla sofrada oturmayı”(21) sürdürür. Ardı arkası kesilmeyen ziyafet “en karışık şekilde – tatlının ardından tuzlu, Muhallebinin ardından yahni vb.- birbirini takip eden 19 çeşit balık, et, av eti, hamur işi ve dondurma” ile devam edip “pilav piramidi” ile son buldu. (21)

Bu kadar çeşit yemek mütevazı bir hayat süren Peygamber’in ümmetine yakışır mı, Ramazan’ın ruhuna halel getirmez mi (!) diye düşünen modern dünya toplumuna ve günümüz Türkiye’sine cevaben Pardoe’nun hikmetli sözleri ruhumuza ilaç oldu:

“Osmanlı insanı yalnızca yaşamak için yer, yemek için yaşamaz. Yemeklerin çeşitliliği şahsi tiksintilere karşı

 zımni bir tedbirdir; yemeklerin bu kadar çabuk birbirini takip etmesi, ferdi ifratlara ken

dini kaptırma temayülünün olmadığını gösterir. (…) Bir Türk sofrasında, hiç kimsenin karnını doyurduktan sonra bir saniye dahi oturması beklenmez; kâfi miktarda yemek yedikten sonra, bir fikir izhar etmeden veya özür dilemeden sofradan kalkar, ellerini yıkar ve çubuğunu tüttürmeye veya meşgul olduğu işe dönerler.” (21-2)

1835 yılı Ramazan ayının bir İstanbul iftar sofrasına konuk olan İngiliz gezgin Pardoe’nun dünyasından zaman ve mekân üstü olan oruç ruhunu bugün dahi hissederken, taamın ve aşamın maddesel boyutunda boğulmayan manaya ve muhabbete kucak açan Ramazan anlayışına yeniden sahip olma düşüncesi hâsıl olur her birimize. İslam toplumunun, dünyamıza miras bıraktığı ve günümüz problemlerine birçok açıdan çözüm ürettiği bu Ramazan ve Oruç birliğini, dirliğini ve muhabbetini sonraki nesillere aynı hassasiyetle taşımayı Rabbim herkese nasip etsin.

[i] Jula Pardoe’nun eserinden alıntılar için: Julia Pardoe. Sultanların şehri İstanbul. Çev. Banu Alkan. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2009.

[ii] İlgili hadisler:

— “Ramazan ayında kim helal kazancından bir oruçluyu iftar ettirirse, Ramazan´ın bütün gecelerinde melekler ona dua eder ve Kadir Gecesinde Cebrail Aleyhisselâm onunla musafaha eder (tokalaşır). Cebrail Aleyhisselâm kiminle musafaha ederse, onun kalbi incelir ve gözlerinin yaşı çoğalır.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2:431)

— “Misafir sofrada bulunguğu müddetçe melekler, ev sahibine dua eder.”( Taberani)

— Ramazan’da bir misafire oruç açtırana Sırat köprüsünden geçmek kolaylaşır. (V.Necat)

[iii] Osmanlı’da Ramazan’ın gelişi de aylar öncesinden bilinmezdi. Ay’ı gözlemleyip Ramazan’ın geldiğini belirtmek üzere fahri kişilerin yanısıra devletin bu işe içn görevlendirdiği kişiler vardı. Bu kişilerde adil olmak, yalan söylememek ve halkın güvenini sağlamış olmak gibi bazı özellikler aranırdı. Hilali gördüğünü ilk haber veren kişiyi de çeşitli hediyeler verilirdi. (http://www.dunyabulteni.net/haber/169423/osmanlida-ramazan-hilali-gozculeri)

 

Cevap ver

Please enter your comment!
Please enter your name here